Neden Arayana Neden ve Sonrası…

 

(Şenkaya  Kosor’da, erken bir saatte gecikmiş,
çok gecikmiş; kuvvetle muhtemel asırlardır gelmeyen
bir şeyi beklemenin son demlerinde, bekleyişimin son
saatlerine hatta dakikalarına…)

————————————————————————————————————————-

ölmüş yanlarından başlamıştım sevmeye
bütün gece
dilimi sekiz defa yuttum…
kendimi adarken yarım yamalak
ne idüğü adeta belirsiz sevgiye
topladığım umutlardan kurduğum çadıra yıldırım düştü

ölmüş yanlarını kestim attım…
saçına ışığı sönmüş bir yıldız taktım
ne hissettim
ne güvendim
ne dinledim…

sakıncası yok
sürüncemeye bırakmanın günleri
bana öyle öğretilmedi
yaraya baharat ekmeyi ben kendim öğrendim

yakarış değil
adayış değil
hiç değil bardaktan yansımamı görmem
hiçbir şey değil

sormasan da bilirim
nedendir bu sigarayı kül etmeden içişim
nedendir izmariti
çiğneyişim
korsanlara özentim bu
nostalji sevgisi değilse nedir?
sormasan da bilirim…

ne mi oldu?
neden mi böyle oldu?

bir şey değil, hiç değil..!

çok nüfuslu kasabamsı o uzak köyde
sabahleyin
çok açken
ve hiçbir yer açık değilken
beklediğim çok beklediğim
hiçbir bekleyeni için gelmeyen o uzak şey
ben için de gelmedi
ve beklemediğim
serseri bir ‘sağanağa yakalandım’
hepsi bu

Gürkan Bulut

Gülüşünde Bir Şiirler Var

Gülüşünde bir şiirler var
Bir şeyler tuhaf hüzünler
Yanılgılar üstüne
Eksik şarkılar üstüne
Yâr üstüne
Çılgınlıklar sakızı aşk sürekli gel-gitler üstüne
Gülüşünde bir şiirler var
Kalabalıklar içinde
Ama hep tenhalar üstüne
Parsel parsel yorgunluklar
Çeyrek asırlık krallıklar üstüne
Âh zehri ekseriyetsiz olan şems
Her dem, gece gece üstüne
Tahtında yıkılır ey can
Ateşsiz de yakılır ten
Bahtın da yalnızlık yalnızlık üstüne
Gülüşünde bir şiirler var
Boynumun borcu gibi
Uzar azap azap üstüne
Nedamet yaşları puslu gözlerde
Af’ı yok özrün kısa ömründe
Bin yıllık inat inat üstüne
Gülüşünde bir şiirler var
Bir şeyler tuhaf hüzünler
Yanılgılar üstüne
Eksik şarkılar üstüne
Yâr üstüne…

Sedat Emrem

Sararan Gök Değil…

sararan gök değil bu giden mevsim
bu uçan kuş değil gençlik hevesim
yorulur küheylan durulur zaman
bir ezan sesiyle boğulur sesim

ve korkak ve çıplak ve yalınayak
gönderde yarıya çekilmiş bayrak
ve yılgın ve ölgün ve darılarak
kuşlar ile göçen göğüs kafesim

ırmak aktı yıldızlarda akacak
bu yerde gölgemden bir iz kalacak
bırak anneciğim gökleri bırak
birazdan kapılar kapatılacak

ne dağlar bilirim ne asi deniz
ben gördüm onları siz görmediniz
damla damla düştüm gökten rahmine
etten ve kemikten değiliz ki biz

Faruk Bulut

Ne…

 

Ne is ne pus ne sis
sonrası
herşeyin sonrası
atlıkarınca
adıyla anılmayan nehir
takmadiş
romatizma

Ne yolcu
ne avcı
ne düzenbaz şair
sonrası bir tutam umut
salya
balgam
ve vakur
iki büklüm duruşu
yaşlı kadının

Ne merak ne bilim ne muamma
sonrası ortadan çatlamış nar
tane
dane
ziynet
kavuşma ve
adıyla anılmayan nehir

ne şehir ve şiir ne şair
ne sihir
ne iklimbilim
sonrası içe katla(n)ma
sonrası
hüsnüniyet
kuruntu
ve bir tutam umut…

Aralık/2015

Gürkan Bulut

Yüzünün Anlamı

Hüznü de gördüm yüzünde
Mutluluğu da
Nefreti de gördüm
Bağışlamayı da
Kızgınlığı da gördüm
Utancı da
Saflığı da gördüm
Şuhluğu da…

Gördüm…

Güveni de gördüm
Pişmanlığı da
Sevgiyi de gördüm
Hayranlığı da
Küçümsemeyi
İsyanı da gördüm
Yumuşak başlılığı da

Gördüm…

Kabalığı da gördüm
Nezaketi de
Ama hepsinde aydınlık gördüm yüzünü

Gürkan Bulut

 

Tabure

 

 

Şamdanı masaya öylesine koymuştum. Mumlar zaten üstündeydi. Yani bir hazırlığım yoktu. Aslında ben herhangi bir şey için hazırlık yapmam. Mesela yolculuk… Buradan götüreceğim şeyler başka yerlerde de vardır. Dünya aynı dünya ve insan hep aynı. Sırf bu yüzden sağanaklara yakalanırım. Seninle bir ilgisi yok. Ama o mumlar. Neden ısrar ettin hiç anlamadım. Avizedeki ampüller fazla geldiyse ikisini kapatırdım. Ne vardı sanki mum diye tutturacak.

Kalp kalbe karşı derler. Bu sözün yalan olduğunu o gün anladım. Ben geleceğimizle ilgili planlar yaparken sen elinde mumlarla çıka geldin. Şamdan işin hikayesiydi. İşin sırrı mumda saklıydı. Buz kestim. Ateş hep ısıtır diye bir kural yok ya. Var mıydı yoksa?

Bakmayın öyle. Benim mumlarla bir sorunum yok. Aslında bu sorun babamın sorunu. Onun mirasından mum kaldı bana. Elektriklerin kesildiği ve bir türlü gelmek bilmediği bir gece mumu bulamayan anneme tabureyi fırlattığında devraldım bu mirası. Annem eline havluyu aldı yaşmağının üstünden kafasına bastırdı. Sedirin üstüne kıvrıldı. Yüzünü duvara döndü minderi ikiye katlayıp başını yasladı
Bu geceki kavga mum yüzünden çıkan ilk kavga değil. Ama bir kapı öyle çarpılmaz ki. Tabureye baktım hala ordaydı. Bir ayağı döşemenin yanağında, biri halının üstünde, diğer ikisi askıda…

Bu gecenin tuzak mı yoksa nimet mi olduğunu anlamam uzun sürecek. Tanrım senin gizli kapaklı işlerinden biri olmalı. Sonu hayır olur inşallah
Masanın başına oturduğumda(kasdedilen yer sandalyedir) lambalar kapalı mumlar açıktı. Masanın ortasındaki tavuğun budunu ağzımda çeviriyorum. Biberi biraz fazla olmuş. Bardaktaki meyve suyunu özene bezene sıkmıştım ama elmanın tadı baskın. Demek ki iki elma dört portakal sıkınca olmuyormuş. Elmalar küçük portakallar büyük olmalıymış. Ancak o zaman elmanın kuru ve boğucu tadı ortaya çıkmadan meyve suyunu keyifle içebilecek ve gerekli vitaminleri elde edebilecektim. Bu sahne uzadı. Mumları söndürüp ışıkları açtığımda da tavuk hala acı ve elma hala baskındı. Saçma!

Sorun yok. Dışarı çıkabilirim. Belki bir yerde kahve içerim. Henüz geç sayılmaz. Ya da ne bileyim bir markete gider tanımadığım ve tanımayacağım reyon görevlileriyle laf dalaşına girerim. Ben onlara inceden laf sokar onların da benimle dalga geçmesine izin veririm. Televizyonun kumandası daha bir sırnaşık duruyor ama kitaplıkta hiç fena gözükmüyor. Neyse ki aradığım şey işte orada. Kanepenin küçük yastığı bütün dertlere deva. Şimdiden boynumdaki ağrı hafifledi. Kızı evine bırakaydım iyiydi.

Gözüm saate ilişiyor. Belki de tam tersidir. Hem uyumak hem uyanmak için erken. İnsanlar yine de sevilmeye değer. Yastıkları imal edenler cennetlik olmalı.

6 yaşında bir oğlan çocuğu. Başını pencerenin pervazına dayamış korkuluğun kırılmış iki demirini birbirine yaklaştırmaya çalışıyor. Bakkalın çırağı koşarak yaklaşıyor. Önce kapıya yöneliyor ama pencerede akranını görünce ona doğru dönüyor. Elinde gazeteye sarılı bir paket. Baban, dün aldığı mumları bakkal da unutmuş da.

Keserin sesi ne zaman kesildi kestiremiyorum. Babam eline metresini gönyesini alıp, kalemini kulağının arkasına dikkatle yerleştirdiğinde annemin kafasıyla ilgili bir planı var mıydı bilmiyorum. Ölçmüş biçmiş, tam altı gün altı gece uğraşmış ve sonunda tabureyi inşa ederek rahat bir nefes almıştı. Bir pazar sabahı koltuğuna yaslanıp tabureyi gözden geçirmiş metresi ve gönyesiyle gurur duymuştu. Bütün hesapları tuttu. Her şey yerli yerindeydi. Tabure var olan fizik kurallarının tümüne uygundu ama bir şeyler ters gitti. Olmadık yerde kendine yer edinen iki ayak yüzünden diğer ikisi askıda kalmıştı işte.

Faruk Bulut

Su Yürüdü

su yürüdü
maksadı deniz görmekti
başını kuma gömdü
ağzımda yenilir ve yutulur sözler
ayaklarımda soyadımın ağrısı
delirmek istiyorken gördüm ki
delirmeye ramak kalmış deliler
yağmurun arkasından, yağmuru bekler

yürüdü bulut
bir yatak bulmak için koynundaki sabiye
denizi gömmek için içindeki maviye
tanrı dişlilerini gıcırdattı

yürüdü kağnı
yağmuru bekliyordum, göç başladı
yıkıldı kale sandıklarım
kırıldı gökyüzünün gerdanı
duvarda yay burcu kaldı
sadağım tangur tungur
hafızam allak pullak
mutlu insanların ışıkları kapandı
yay aya bakakaldı
bu gemi
bu kaptansız korkuluk
bu ipsiz rüzgar

yazgım boynumda
boynum urganda
bir ağaç gerek bana
boyu gölgesinden uzun
bir vebal gerek

kaldırdı gözlerini yüz bin yıllık uykudan
su değneğe yürüdü
değnek asaya dönüştü
yıkıldı yaşlı Babil
kuruldu yeni düzen

yolcunun iflah olmaz derdi var
bir ayağı çukurda
yağmuru bekliyordum
su önce durdu, sonra kurudu
elimde asa, ayağımda çukur
rüyamda deniz kızı
mavi mavi soyundu

Faruk Bulut

Gözlerini doğuya çevirince gördüğün

saçın yüzüne dökük
yüzünün görünen kısmı  gergin
dalgın gözlerin
doğuya çevirince çocukluğuna doğuyorsun
batıya çevirince ufuk çizgisine iniyor gençliğin…

çok eski bir şiir mırıldanıyorum yürürken
duruma uygun dizeler sarıyor benliğimi
içsesime eşlik eden kederli melodiler

sen ve ben
iki kadim yolcuyu uğurlayan iki köylü
köle pazarları kurulmuş gönlümüzde

kafam boş
ağzımda yine o metalik tat
rezil şeyler anlatan romanlar okuyorum
ve hissetmeden yazılmış şiirler…

belki haklıydın söylediklerinde
alıngan olan bendim…
kendimi sürgün edişim yüzleşmek içinmiş
hem yeni yaralarım da oldu

kaçmak istiyorum  herşeyden
beni kanalize eden
ehlileştiren şehirden
en zayıf yanlarımdan yakalayıp içine çeken
bu hummalı gölden

kaçmak istiyorum
gülerek yaşamak ömrümün kalan kısmını
sana hergün yeni hikayeler getirmek istiyorum
hergün yeniden buluşmak yeni umutlarla
anlatacağım şeyler olsun istiyorum

alışmak en büyük kötülükmüş

kötülük yapmak istemiyorum
sana bana onlara
alışmak istemiyorum…

Gürkan Bulut

 

 

Sorgu

 

sordukça mı çoğalır sorular
sorguladıkça mı çıkmaza girer hayat
yaşamak için yeterli mi
ekmek,hava,sen ve su?

yanlışlarım doğrularımdan bir arşın fazla
kaygılarım umutlarımdan bir karış uzun
başımı hayalinin yastığına koymuşum
mimarı olduğum şehirde kaybolmuşum
bütün caddelerin sonu istasyon

gitmek…
nereye ve neden
ardından bakanın olmayacaksa
indir ellerini göğün yüzünden
bu karanlıklardan güneş sorumlu
rahat bırak bulutu!

Faruk Bulut

Belki Yazarım

 

Ben çoğu inancımı yitirdim
soğuk puslu bir İstanbul günü
ayartmacı sanmıştım bakışlarını hırkasına sarınmış kızın
bir ara indirdi kahvelerini
karşıdaki kadına baktı
sanki gerçeği bütünüyle kavrar gibi

kaç defa başladı
kaç defa bitti
yağmur
ve dünya kurulalı beri
kendine ihanetin tarihine geçen olay

malum olan yolculuklara çıkmaya istekli yanımla
hep kalmaya ilişen gözlerimi yere sakladım
hani denir ya
toprak kabul etmedi…

senle ve senin için olmayan şeyler yazıyorum
senle ve senin için olmayan şeyler yaşıyorum
ve bu defa galiba ‘filmin sonunu biliyorum’…

yıprattım her günü
buruşturup biriktiriyorum kırlangıçları maviye taşıyan istekleri
eylülse tüm debdebesini aldı gidiyor

montuma kapandım
yalnızlığa kilitledim  kendimi
belki yazarım deyi

madem ki öleceğin günden eminsin
herkes bundan emin
bunu herkesin adını bildiği gibi biliyorsun
o vakit senle ilgili sakladığım şu sırrı da bil
zira ben sonraki   vagonu beklemekteyim
sırtıma inen soğuk yıldırıma yemin ederim ki
ters tepmiş silahın
yarattığı hasar kadar kalıcı
ve baharat kokusu
ve isot acısı misali gamsız gözlerin

iyi ki acılarım
iyi ki çıkar gözetmeyen dizelerim var
iyi ki benim de günahlarım
iyi ki pişmanlıklarım
iyi ki bir saniye bile yanımdan ayır(a)madığım vicdani sızılarım var

başka türlü nasıl bakabilir(d)im
kanı petrol gibi akan
insanlığın yüzüne…

Gürkan Bulut