(Şenkaya  Kosor’da, erken bir saatte gecikmiş,
çok gecikmiş; kuvvetle muhtemel asırlardır gelmeyen
bir şeyi beklemenin son demlerinde, bekleyişimin son
saatlerine hatta dakikalarına…)

————————————————————————————————————————-

ölmüş yanlarından başlamıştım sevmeye
bütün gece
dilimi sekiz defa yuttum…
kendimi adarken yarım yamalak
ne idüğü adeta belirsiz sevgiye
topladığım umutlardan kurduğum çadıra yıldırım düştü

ölmüş yanlarını kestim attım…
saçına ışığı sönmüş bir yıldız taktım
ne hissettim
ne güvendim
ne dinledim…

sakıncası yok
sürüncemeye bırakmanın günleri
bana öyle öğretilmedi
yaraya baharat ekmeyi ben kendim öğrendim

yakarış değil
adayış değil
hiç değil bardaktan yansımamı görmem
hiçbir şey değil

sormasan da bilirim
nedendir bu sigarayı kül etmeden içişim
nedendir izmariti
çiğneyişim
korsanlara özentim bu
nostalji sevgisi değilse nedir?
sormasan da bilirim…

ne mi oldu?
neden mi böyle oldu?

bir şey değil, hiç değil..!

çok nüfuslu kasabamsı o uzak köyde
sabahleyin
çok açken
ve hiçbir yer açık değilken
beklediğim çok beklediğim
hiçbir bekleyeni için gelmeyen o uzak şey
ben için de gelmedi
ve beklemediğim
serseri bir ‘sağanağa yakalandım’
hepsi bu

Gürkan Bulut

Gülüşünde bir şiirler var
Bir şeyler tuhaf hüzünler
Yanılgılar üstüne
Eksik şarkılar üstüne
Yâr üstüne
Çılgınlıklar sakızı aşk sürekli gel-gitler üstüne
Gülüşünde bir şiirler var
Kalabalıklar içinde
Ama hep tenhalar üstüne
Parsel parsel yorgunluklar
Çeyrek asırlık krallıklar üstüne
Âh zehri ekseriyetsiz olan şems
Her dem, gece gece üstüne
Tahtında yıkılır ey can
Ateşsiz de yakılır ten
Bahtın da yalnızlık yalnızlık üstüne
Gülüşünde bir şiirler var
Boynumun borcu gibi
Uzar azap azap üstüne
Nedamet yaşları puslu gözlerde
Af’ı yok özrün kısa ömründe
Bin yıllık inat inat üstüne
Gülüşünde bir şiirler var
Bir şeyler tuhaf hüzünler
Yanılgılar üstüne
Eksik şarkılar üstüne
Yâr üstüne…

Sedat Emrem

sararan gök değil bu giden mevsim
bu uçan kuş değil gençlik hevesim
yorulur küheylan durulur zaman
bir ezan sesiyle boğulur sesim

ve korkak ve çıplak ve yalınayak
gönderde yarıya çekilmiş bayrak
ve yılgın ve ölgün ve darılarak
kuşlar ile göçen göğüs kafesim

ırmak aktı yıldızlarda akacak
bu yerde gölgemden bir iz kalacak
bırak anneciğim gökleri bırak
birazdan kapılar kapatılacak

ne dağlar bilirim ne asi deniz
ben gördüm onları siz görmediniz
damla damla düştüm gökten rahmine
etten ve kemikten değiliz ki biz

Faruk Bulut

 

Ne is ne pus ne sis
sonrası
herşeyin sonrası
atlıkarınca
adıyla anılmayan nehir
takmadiş
romatizma

Ne yolcu
ne avcı
ne düzenbaz şair
sonrası bir tutam umut
salya
balgam
ve vakur
iki büklüm duruşu
yaşlı kadının

Ne merak ne bilim ne muamma
sonrası ortadan çatlamış nar
tane
dane
ziynet
kavuşma ve
adıyla anılmayan nehir

ne şehir ve şiir ne şair
ne sihir
ne iklimbilim
sonrası içe katla(n)ma
sonrası
hüsnüniyet
kuruntu
ve bir tutam umut…

Aralık/2015

Gürkan Bulut

Hüznü de gördüm yüzünde
Mutluluğu da
Nefreti de gördüm
Bağışlamayı da
Kızgınlığı da gördüm
Utancı da
Saflığı da gördüm
Şuhluğu da…

Gördüm…

Güveni de gördüm
Pişmanlığı da
Sevgiyi de gördüm
Hayranlığı da
Küçümsemeyi
İsyanı da gördüm
Yumuşak başlılığı da

Gördüm…

Kabalığı da gördüm
Nezaketi de
Ama hepsinde aydınlık gördüm yüzünü

Gürkan Bulut

 

 

 

Şamdanı masaya öylesine koymuştum. Mumlar zaten üstündeydi. Yani bir hazırlığım yoktu. Aslında ben herhangi bir şey için hazırlık yapmam. Mesela yolculuk… Buradan götüreceğim şeyler başka yerlerde de vardır. Dünya aynı dünya ve insan hep aynı. Sırf bu yüzden sağanaklara yakalanırım. Seninle bir ilgisi yok. Ama o mumlar. Neden ısrar ettin hiç anlamadım. Avizedeki ampüller fazla geldiyse ikisini kapatırdım. Ne vardı sanki mum diye tutturacak.

Kalp kalbe karşı derler. Bu sözün yalan olduğunu o gün anladım. Ben geleceğimizle ilgili planlar yaparken sen elinde mumlarla çıka geldin. Şamdan işin hikayesiydi. İşin sırrı mumda saklıydı. Buz kestim. Ateş hep ısıtır diye bir kural yok ya. Var mıydı yoksa?

Bakmayın öyle. Benim mumlarla bir sorunum yok. Aslında bu sorun babamın sorunu. Onun mirasından mum kaldı bana. Elektriklerin kesildiği ve bir türlü gelmek bilmediği bir gece mumu bulamayan anneme tabureyi fırlattığında devraldım bu mirası. Annem eline havluyu aldı yaşmağının üstünden kafasına bastırdı. Sedirin üstüne kıvrıldı. Yüzünü duvara döndü minderi ikiye katlayıp başını yasladı
Bu geceki kavga mum yüzünden çıkan ilk kavga değil. Ama bir kapı öyle çarpılmaz ki. Tabureye baktım hala ordaydı. Bir ayağı döşemenin yanağında, biri halının üstünde, diğer ikisi askıda…

Bu gecenin tuzak mı yoksa nimet mi olduğunu anlamam uzun sürecek. Tanrım senin gizli kapaklı işlerinden biri olmalı. Sonu hayır olur inşallah
Masanın başına oturduğumda(kasdedilen yer sandalyedir) lambalar kapalı mumlar açıktı. Masanın ortasındaki tavuğun budunu ağzımda çeviriyorum. Biberi biraz fazla olmuş. Bardaktaki meyve suyunu özene bezene sıkmıştım ama elmanın tadı baskın. Demek ki iki elma dört portakal sıkınca olmuyormuş. Elmalar küçük portakallar büyük olmalıymış. Ancak o zaman elmanın kuru ve boğucu tadı ortaya çıkmadan meyve suyunu keyifle içebilecek ve gerekli vitaminleri elde edebilecektim. Bu sahne uzadı. Mumları söndürüp ışıkları açtığımda da tavuk hala acı ve elma hala baskındı. Saçma!

Sorun yok. Dışarı çıkabilirim. Belki bir yerde kahve içerim. Henüz geç sayılmaz. Ya da ne bileyim bir markete gider tanımadığım ve tanımayacağım reyon görevlileriyle laf dalaşına girerim. Ben onlara inceden laf sokar onların da benimle dalga geçmesine izin veririm. Televizyonun kumandası daha bir sırnaşık duruyor ama kitaplıkta hiç fena gözükmüyor. Neyse ki aradığım şey işte orada. Kanepenin küçük yastığı bütün dertlere deva. Şimdiden boynumdaki ağrı hafifledi. Kızı evine bırakaydım iyiydi.

Gözüm saate ilişiyor. Belki de tam tersidir. Hem uyumak hem uyanmak için erken. İnsanlar yine de sevilmeye değer. Yastıkları imal edenler cennetlik olmalı.

6 yaşında bir oğlan çocuğu. Başını pencerenin pervazına dayamış korkuluğun kırılmış iki demirini birbirine yaklaştırmaya çalışıyor. Bakkalın çırağı koşarak yaklaşıyor. Önce kapıya yöneliyor ama pencerede akranını görünce ona doğru dönüyor. Elinde gazeteye sarılı bir paket. Baban, dün aldığı mumları bakkal da unutmuş da.

Keserin sesi ne zaman kesildi kestiremiyorum. Babam eline metresini gönyesini alıp, kalemini kulağının arkasına dikkatle yerleştirdiğinde annemin kafasıyla ilgili bir planı var mıydı bilmiyorum. Ölçmüş biçmiş, tam altı gün altı gece uğraşmış ve sonunda tabureyi inşa ederek rahat bir nefes almıştı. Bir pazar sabahı koltuğuna yaslanıp tabureyi gözden geçirmiş metresi ve gönyesiyle gurur duymuştu. Bütün hesapları tuttu. Her şey yerli yerindeydi. Tabure var olan fizik kurallarının tümüne uygundu ama bir şeyler ters gitti. Olmadık yerde kendine yer edinen iki ayak yüzünden diğer ikisi askıda kalmıştı işte.

Faruk Bulut

su yürüdü
maksadı deniz görmekti
başını kuma gömdü
ağzımda yenilir ve yutulur sözler
ayaklarımda soyadımın ağrısı
delirmek istiyorken gördüm ki
delirmeye ramak kalmış deliler
yağmurun arkasından, yağmuru bekler

yürüdü bulut
bir yatak bulmak için koynundaki sabiye
denizi gömmek için içindeki maviye
tanrı dişlilerini gıcırdattı

yürüdü kağnı
yağmuru bekliyordum, göç başladı
yıkıldı kale sandıklarım
kırıldı gökyüzünün gerdanı
duvarda yay burcu kaldı
sadağım tangur tungur
hafızam allak pullak
mutlu insanların ışıkları kapandı
yay aya bakakaldı
bu gemi
bu kaptansız korkuluk
bu ipsiz rüzgar

yazgım boynumda
boynum urganda
bir ağaç gerek bana
boyu gölgesinden uzun
bir vebal gerek

kaldırdı gözlerini yüz bin yıllık uykudan
su değneğe yürüdü
değnek asaya dönüştü
yıkıldı yaşlı Babil
kuruldu yeni düzen

yolcunun iflah olmaz derdi var
bir ayağı çukurda
yağmuru bekliyordum
su önce durdu, sonra kurudu
elimde asa, ayağımda çukur
rüyamda deniz kızı
mavi mavi soyundu

Faruk Bulut

saçın yüzüne dökük
yüzünün görünen kısmı  gergin
dalgın gözlerin
doğuya çevirince çocukluğuna doğuyorsun
batıya çevirince ufuk çizgisine iniyor gençliğin…

çok eski bir şiir mırıldanıyorum yürürken
duruma uygun dizeler sarıyor benliğimi
içsesime eşlik eden kederli melodiler

sen ve ben
iki kadim yolcuyu uğurlayan iki köylü
köle pazarları kurulmuş gönlümüzde

kafam boş
ağzımda yine o metalik tat
rezil şeyler anlatan romanlar okuyorum
ve hissetmeden yazılmış şiirler…

belki haklıydın söylediklerinde
alıngan olan bendim…
kendimi sürgün edişim yüzleşmek içinmiş
hem yeni yaralarım da oldu

kaçmak istiyorum  herşeyden
beni kanalize eden
ehlileştiren şehirden
en zayıf yanlarımdan yakalayıp içine çeken
bu hummalı gölden

kaçmak istiyorum
gülerek yaşamak ömrümün kalan kısmını
sana hergün yeni hikayeler getirmek istiyorum
hergün yeniden buluşmak yeni umutlarla
anlatacağım şeyler olsun istiyorum

alışmak en büyük kötülükmüş

kötülük yapmak istemiyorum
sana bana onlara
alışmak istemiyorum…

Gürkan Bulut

 

 

 

sordukça mı çoğalır sorular
sorguladıkça mı çıkmaza girer hayat
yaşamak için yeterli mi
ekmek,hava,sen ve su?

yanlışlarım doğrularımdan bir arşın fazla
kaygılarım umutlarımdan bir karış uzun
başımı hayalinin yastığına koymuşum
mimarı olduğum şehirde kaybolmuşum
bütün caddelerin sonu istasyon

gitmek…
nereye ve neden
ardından bakanın olmayacaksa
indir ellerini göğün yüzünden
bu karanlıklardan güneş sorumlu
rahat bırak bulutu!

Faruk Bulut

 

Ben çoğu inancımı yitirdim
soğuk puslu bir İstanbul günü
ayartmacı sanmıştım bakışlarını hırkasına sarınmış kızın
bir ara indirdi kahvelerini
karşıdaki kadına baktı
sanki gerçeği bütünüyle kavrar gibi

kaç defa başladı
kaç defa bitti
yağmur
ve dünya kurulalı beri
kendine ihanetin tarihine geçen olay

malum olan yolculuklara çıkmaya istekli yanımla
hep kalmaya ilişen gözlerimi yere sakladım
hani denir ya
toprak kabul etmedi…

senle ve senin için olmayan şeyler yazıyorum
senle ve senin için olmayan şeyler yaşıyorum
ve bu defa galiba ‘filmin sonunu biliyorum’…

yıprattım her günü
buruşturup biriktiriyorum kırlangıçları maviye taşıyan istekleri
eylülse tüm debdebesini aldı gidiyor

montuma kapandım
yalnızlığa kilitledim  kendimi
belki yazarım deyi

madem ki öleceğin günden eminsin
herkes bundan emin
bunu herkesin adını bildiği gibi biliyorsun
o vakit senle ilgili sakladığım şu sırrı da bil
zira ben sonraki   vagonu beklemekteyim
sırtıma inen soğuk yıldırıma yemin ederim ki
ters tepmiş silahın
yarattığı hasar kadar kalıcı
ve baharat kokusu
ve isot acısı misali gamsız gözlerin

iyi ki acılarım
iyi ki çıkar gözetmeyen dizelerim var
iyi ki benim de günahlarım
iyi ki pişmanlıklarım
iyi ki bir saniye bile yanımdan ayır(a)madığım vicdani sızılarım var

başka türlü nasıl bakabilir(d)im
kanı petrol gibi akan
insanlığın yüzüne…

Gürkan Bulut


bırakıp gitmesem diyorum
İstanbul kadar güzelken
hatırlamak hem iyi hem kötü
anılar hem tatlı hem acı
şarkılar hem güzel hem çirkin

bir vapur düdüğünden
İstanbul’a geldigimi bilmek
hissediyorum bu şehirdesin sen de
yaşıyorsun şu güzellikler içinde
tramvayda otobüste
bir gün karşılaşırız beklersem
beklersem gercekleşir düşler
beklersem mümkün her şey
halbuki bekleyemem.

Özker Yaşın

images
Bundan sonra blogumuzda bazı yazar,şair ve sanatçılar hakkında onları tanıtıcı,  tanıyanlar için ise yeni bilgiler içeren yazılar yayınlayacak ve adresler vereceğiz. İlk olarak Şair, Yazar ve Düşünür Attila İlhan hakkında bilgilendirici, kısa ve öz bir çalıma aşağıdaki adreste sizleri beklemekte….

http://egitim.erciyes.edu.tr/~arak/3.TurkceOgreniyorum.com/TurkYazarlar_1/yazarlar/243_OZTURKMEN_Attila%20_Ilhan.ppt

Editör

ne güldüm
ne gezdim
ne okudum

layıkıyla

ne gördüm
ne duydum
ne dokundum

hem

ne görebildim
ne duyabildim
ne dokunabildim

Yaşadım evet . Güzel günlerim oldu ‘ama hiç insan gibi olamadım’ı boşver  (canlı) bir organizma gibi dahi olamadım. Bir bütünlük yoktu yaşadıklarımda. Eksik bir şeyler vardı ve olmaya da devam ediyor… Hergün yanılgımı besleyen birçok insan ya da şey görüp sözler duyuyor ve bir şeyler okuyorum. Nereye, ne zamana kadar sürer bilmiyorum diğerleri ama yanılmak da bitmeyen bir şey. Gerçeği bir kenara bırakıp uğraştığımız şey;  yanılgı.   Şimdilerde her şey bir yanılgıya dönüşüyor.Yanılgı yanılgı büyür mü herhangi bir gerçek?

seninle doğdum
seninle öğrendim konuşmayı
mesela seninle ilkokula başlayıp
seninle ilk defa şarkı söyleyip
seninle ilk kez kitap okudum

seninle kalem tuttum
siyaset felsefesi okudum
iktisat tarihini bilme ihtiyacını seninle duydum
bir Oktay Rıfat kitabı almak sen aklımdayken aklıma geldi
senle ilgisi olmadığı halde hiçbir şeyin
gitgide her şeyin senle ilgili oluşunu
seyrettim sessizce…

aşk: kendi evrenini kuran ilahe

Sen olmazdan önce ben vardım. Arkadaşlarım, kitaplarım, parmaklarım, fotoğraflarım vs. vardı. Seni gördükten ve birazcık da olsa tanıdıktan sonra ve zamanla her şey seninle ilgili olmaya başladı ve bugün bu noktada her şey… Yaşadığım iyi-kötü, acı-tatlı, sönük-parlak her şey ama her şey seni görmem, tanımam içinmiş sanki…Yazarken kasamıyorum kendimi, içimden geldiği gibi yazma yanlısıyım. Böyle yazmadıklarımı siliyor ya da  bir daha hiç okumuyorum…Her şey; yazma istencim ve biçimim de senin tavrından, kişiliğinden izler taşımaya başladı.

özledim
gözyaşlarımı kurutacak kadar
güçlü bu duygu
beni ağlatmayacak kadar
ulaşılırı ulaşılmaz kılan
yorgunluğum
oluru olmaz yapan…
acaba..!

unutma
bu bir ve beraber olmamamızın bedeli
bizi ayrı kılan her şeyin zaferi…

unutma!

Gürkan Bulut

yazılmış
ama
yayınlanmamış
bir aşk şiiri gibisin…

ben
şimdiye değin
yaşadığı her günden bıkmış
kütüğüne batıdan uzak bir ilçenin adı yazılı
sevdiği bütün oğlakların artık olmadığından emin
çocuğum…

yatıştır hırslarımı
kinimi
nefretimi…
kahkahamı da hatta
sevincimi

….

hatırladıklarımdan
saat kulesi
kurmak isterim
ama niye saat kulesi ?
kendimce ve naçizane

bilirim…

Gürkan Bulut

 

 

 

-Kafka’dan vs,   Kafka’ya vs…

Beni alıp götürüyor, ihaneti öğretiyorlar
beni üç gün susuz, dokuz gün aç bırakıyorlar
beni diyorum
dinliyor ama anlamıyorlar…

Anamdan emdiğim süt burnumdan geldi
tutunamıyorum
sağalamıyorum
umursamıyorlar

Bunca yıl sen varsın diye oldum
yoksun!
ayakta nasıl dururum

Sanma mutlu olurum bir oğlum bir kızım olur
bana öyle geliyor ki
güzel bir çocuğu
ancak senin kadar sevilen bir kadın doğurur

sokaklar ıssız
kollarımda iki adam
yürüyüş işkencesine tabi tutuluyorum
her akşam bir başka dilencinin hikayesini dinliyorum

Beni
tapınağımdan zorla çıkardılar
yaka paça götürüyorlar

SEBEBİM SENSİN!

Gürkan Bulut

 

Güneş daha bize küsmedi Dada. Toprak eskimedi. Kırlangıçlar terketmedi göğümüzü. Buharını gördüğümüz sürece kaynayan bir çaydanlığın daha umut var. Metruk binalar üstüne tüneyen bir baykuş görmüşlüğüm yok. Ben sonunda her şeyin yok olduğu hikayeleri sevmem ki Dada…

Yaprakları dökülmüş ağaçlar, ”yangınlarla bayındır kentler”, ”ölü kelebekler”… Sonbahar benim mevsimim. Hüzünden başka bir numarası yok ama öyle. Temmuz bitiminden itiba- ren beklerim gelmesini. Bu sene de öyle Dada ama içim karışık. Sonbaharı her seneki gibi beklemiyorum. Bir şeyler değişiyor mu Dada? Zaman benden neler alıp götürüyor? Ne zaman bıksam, yorulsam başa döndüm hep. Artık dönemiyorum. Hiçbir şey yapmasam da üzerime geliyor her şey. Ayakta kalmaya çalışmak nasıl bir şey Dada?  Her şey yarım yamalak iken ayakta kalmaya çalışmak nasıl bir şey?

Ne zaman seni düşünsem içim burkulur. Önce özlem gelir ardından umut. Kalkıp birşeyler yapma isteği duyarım. Ben hala önceki benimdir oysa… Eski beni bana en iyi sen hatırlatırsın Dada. Bu bir de bağlama çaldığımda olur. Uzun zaman bağlama sesi duymamışsam hele bir de… O sesin her melodisiyle yeniden dirilir ruhum. Sanki elleri ayakları yeniden tutmaya başlar  felçli bir hastanın. İnan bana Dada sen bu topraklardan gittikten sonra bir tek müzik ve şiir tuttu ellerimden. Hem mesela bu çocuk artık kendi şiirlerini  biraz olsun beğeniyor… Yıllar geçiyor Dada. Sana anlatacağım çok şey var ama kafamı toparlayamıyorum…

Şimdi birden adının anlamını merak etmediğimi farkettim. Sahi adının anlamı neydi Dada? Ben sana Dada demeyi tercih ederdim, sen de birşeyler demezdin. O kadar ağırdan aldım, o kadar yürüdüm, o kadar koştum ve sonunda bir yere ulaştırdı tüm bunlar beni. Affetmek büyülü bir şeymiş Dada. Ne yaparsan yap seni hep affeden birinin boşluğu onu yitirdikten sonra doldurulamıyormuş… İşte bunca şeyden sonra gelip vardığım nokta bu. Boşluğunu ne yaparsam yapayım dolduramadım…

Kırlangıçlar  terk etmedi göğümüzü. Güneş daha bize küsmedi. Toprak eskimedi.
Ama birşeyler yapmalı Dada! Yoksa güneş bize küsecek, kırlangıçlar  terkedecek hatta toprak eskiyecek… Birşeyler yapmalı Dada. Beni Dünya’yı değiştirebileceğime yeniden inandır.. Kafamı göğsüne yaslayıp zamanla olacak dediklerinin hepsi oldu, hepsi var şimdi.
Sen nerdesin!!!

Not: Dada dediğim ve yitirdiğim iki güzel insana Babaanneme ve Babama ve değerli anılarına ithaf edilmiştir…

Gürkan Bulut

“Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini; sonra da, yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine.Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.”

LOUİS FERDİNAND CELİNE

(Gecenin Sonuna Yolculuk)

Gözlerin zaman dışı
ellerin
ve de burnun

dokunmak istesem
derin zaman dışı
dilin
ve de
genzin…

….

ayakların
ve özellikle boynun zaman dışı…
hüznün
ve de
gülümsemen

perçemin zaman dışı…

adın
zaman dışı
soyadın
kalemin, günlüğün ve hatta yürüyüşün…

zamandan
ve
zaman dışından
anladığın şey zaman dışı

gölde gezinen imgeler
şarap mahzenlerinde
beklettiğin
buluşmaların  zaman dışı…

Gürkan Bulut

 

alttan yürüyen nehir
şehrin kirini
körfeze taşıyordu…

adını tersten yazıp
ve her harfe sayısal değer verip
onları
pi sayısıyla çarpmaya çalışan bendim…

piyanodan yükselen notalara
eşlik eden buğulu ses…
sonra ses olmaktan vazgeçti
bir gün bu şiirde konaklamak için
bak işte!
yılları aştı…

konyağın tadını bilmem
kumar masasında
gençliğimi
hiç unutmadım…
alkol sevmem
peki hala bulamadığım kötü alışkanlığım ne?

….

sonunda herkesin birbirini suçladığı
kaç maceranın eleğinden geçmiş
bir yaşlı kadına rastladım
yürürken öylesine
birkaç gün önce
o da
yüzündeki alaysılığı
pek umursamadan geziyordu
hafife alıyordu bir şeyleri
ama hafife aldıklarının bunda bir suçu yoktu…

ben seni tren garlarının sessizliğinde aradım
otel lobilerinin zamansız kalabalığında
bulduğum sen olmadın hiç…
küskünlüğün
kederi yoksul kentlerin
bir de
gözündeki ışık
aklımdan çıkaramadığım şeylerdi…

belki
bir yerde durmuş
bir deprem enkazını seyrediyorsun
böyle şeyleri kadere dönüştüren
çağcıl fırtınalara alışık değilsin
ama artık
aşkın ve vahşetin
her iki yüzünün de farkındasın…

şiir kendini doğuran bir anadır

benim sabah akşam hiç durmadan
seni
hatırlayışım gibi bir şey  bu da…

Gürkan Bulut

 

farkında değilsin elbet
hiç sorgulamadın ki kelebeğe yapılmış haksızlığı
kekliğin düşmanının kendindenliğini

iç çatışmalarını dengeye
sanılarını düzene ısmarladın

nereden bakarsan bak dinmeyecek bu sızı!

hem vakti bile yoktu ötesini merak etmeye…

belleği vahim yolculuklar
devşirme acılar peşinde…
belki de sana
istemeden oldu demek için
belki de sana
ikimiz için de en iyisi buydu demek için…
inan bir yüreği kapıdan çevirmek
onca da çok zor

rahat olsun için…

Gürkan BULUT

şimdi yaşamak adına yalnızlaşıyoruz
peki onca şeyi hayatımızın neresine gömeceğiz
bu mutluluk, mutsuzluk,kıskançlık ya da hırslarımızı…

bir yol ayrımındayız şimdi
Babil’de hani o dillerin ayrıştığı

ve ne artık bende beni anlatacak sözcükler kaldı
ne de
olsa da bunların sende karşılığı…

Gürkan BULUT